-Merhaba dostum.
-Gerçekten dostun muyum?
-Sanırım daha iyi bir seçeneğim yok. Yani aslında etrafımda bir kaç kişi var ama onlarla yalnızca uyumadığım zamanlarda dostluk kurabiliyorum. Oysa sen...
-Ben...
-Ben uyurken bile benim dertlerimle boğuşuyorsun. Bu da seni gerçek dost yapıyor. En azından benim literatürümde.
-Uyuyan insanın nasıl derdi oluyor anlamış değilim. Uyumak bu dünyadaki sayılı keyif veren eylemlerden biri bence.
-Şüphesiz öyle fakat eminim uykuya daldığım zaman kafamın içinde dönüp duran kargaşayı bilsen bana hak verirdin. Susmak bilmeyen onlarca ses, zihnimde beliren onlarca görüntü... Tam bir kaos ortamı anlayacağın. Bu yüzden bazı durumlarda uyumak acizliktir. Bazen de kaçıştır. Bazen boğulursun, nefesin kesilir. Bir adım daha atacak, bir cümle daha kuracak takatin kalmaz. İşte o zaman uyumak iyi gelir. Kendini güçlü hissedersin, başına gelebilecek herşeye daha kuvvetli direnebileceğini sanırsın. O yüzden uyumak iyi gelir insana.
-Ama ya boğulduğunu sandığın yer sana yüzmeyi öğretiyorsa. Ya bu dert diye dile getirdiğin şeyler aslında daha sağlam ayakta durman için gerekliyse. Ya senin bu sitemlerin seni uzun süredir tanıyan insanları üzüyorsa.
-Bence biraz daha sakin olmalı ve duygusal davranmalısın.
-Dostum, yaş ilerledikçe hiç bir öğretiye ihtiyaç duymuyorsun. Bu yaşa kadar edindiğin tecrübeler sana gerçeği öğretmiş oluyor zaten. Ayrıca yaşın ilerledikçe, önemli olanın seni kimin en uzun süredir tanıdığı değil; seni kimin gördüğü, duyduğu, anladığı, takdir ettiği, desteklediği ve sevdiğini hissettirdiğiyle ilgili olduğunu anlıyorsun. Bak bu kadim öğreti de hiçbir kitapta yazmaz. Dostluğumuzun hatrına seninle paylaşıyorum.
-Bana kalırsa hayata ve insanlara karşı duygusal olarak çok acımasızsın.
-Öyle mi dersin? Ne yapmalıyım peki? Kendi toprağım kurumuşken başkasının bahçesini mi sulayayım? Ya da içimde yanardağlar patlarken başkalarına çiçekler mi saçayım?
-Özür dilerim...
-Özür dileme dostum. Ben herşeyi tek başıma hallediyorum merak etme ama insan bazen saçı okşansın istiyor. Bazen en saf haliyle, en çıkarsız haliyle bir diz bulup uyumak istiyor. Sessiz sedasız uyumak...
-Gerçekten sessiz bir ortamda uyumak gibisi yok dostum.
-Ben o tarz bir sessizilikten bahsetmiyorum... Çıkar hesaplarının olmadığı, yarına dair endişelerin hükümsüz kaldığı ya da ne bileyim kimsenin kimse hakkında art niyetli konuşmadığı bir ortam bana göre sessiz bir ortamdır.
-Evet ama bu sessizlik pek mümkün gibi görünmüyor. Hele ki şu zamanda.
-"Şu zamanda" ne demek? Zamanın ne suçu var? Zaman dediğin şey etliye sütlüye karışmadan kendi dinamiğiyle akıp giden bir olgu. Senin 'şu zamanda' diye vurguladığ şey aslında yaşanan kötülükler, öyle değil mi?
-Evet öyle.
-O halde suçu zamana değil insanlara atacaksın. Sitemini zamana değil insanlara yapacaksın. Kendi halinde akıp giden zamanın içinde ordan oraya savrulan, kendini bi halt sanıp bencilleşen, zamanın en küçük birimine bile hükmedemeyecek kadar aciz olduğu halde küçük dağları ben yarattım havasına giren insanlara kızacaksın.
-Çok gerginsin!
-Değilim, sadece anlamlandıramıyorum bazı şeyleri. Oysa ne güzeldik eskiden. Eskiden...
Eskiden...
***