Büyük şehirlerin ışıltılı caddelerinde, devasa kültür merkezlerinin gölgesinde tiyatro yapmak bir nebze "olağandır." Peki ya taşranın, küçük bir ilçenin kalbinde o sahne ışıklarını yakmak? İşte orada hikaye bambaşka bir boyuta taşınır. Bu hafta, spot ışıklarını büyük prodüksiyonlardan biraz uzaklaştırıp, küçük semtlerde tiyatro yapmanın o hem meşakkatli hem de büyüleyici dünyasına çevirmek istiyorum. Çünkü orada, tüm imkansızlıklara meydan okuyan bir damar var.

Küçük bir ilçede tiyatro yapmaya soyunmak, en başta yalnızlığı göze almaktır. Çoğu zaman çalacak bir kapı, dekor taşıyacak profesyonel bir ekip ya da bütçe sağlayacak büyük sponsorlar bulamazsınız. Her şeyi kendiniz yapmak zorundasınızdır. Biz de Babayâni Tiyatrosu olarak tam olarak bu bizzat tırnaklarla kazınan yolun yolcusuyuz.

Shakespeare, Hamlet’te aktörlere seslenirken şöyle der:

"Amacınız, doğaya bir ayna tutmak olmalı; erdemin kendi suretini, rezilliğin kendi görüntüsünü ve çağın, zamanın kendi bedenini ve formunu göstermektir."

Biz bu aynayı küçük bir ilçede tutmaya çalışırken, hazır metinlerin arkasına saklanmak istemedik. Kendi hikayemizi, kendi insanımızı anlatmak adına oyunlarımızı kendimiz yazmayı seçtik. Kendi yazdığın metni oynamak; buradaki insanın derdiyle dertlenmek, neşesiyle gülmek demekti. Ancak bu üretkenliğin karşısında her zaman o değişmez, devasa duvar durur: Sahne yetersizliği.

İlçemizdeki tek salonla baş başayız. Teknik imkanların kısıtlı olduğu, bazen kulisinde donduğumuz, bazen ışıklarını zar zor denkleştirdiğimiz o tek salon... Haldun Taner’in ölümsüz eseri Keşanlı Ali Destanı’nda dediği gibi:

"Zora gelmez bizim insanımız, ama zoru gördü mü de destan yazar."

İşte bizim destanımız da o tek salonda yazılıyor. Çünkü o kısıtlı imkanlara, o tek salona inat, sahneye çıktığımız her an bir mucize gerçekleşiyor: Salon her oyunda full doluyor.

Küçük semtte tiyatro yapmanın en güzel, en dokunaklı yanı da bu galiba. Seyirciyle aranızda o büyük şehir tiyatrolarındaki gibi mesafeler, soğuk duvarlar olmuyor. Oyunu izlemeye gelenler sadece birer "izleyici" değil; fırıncınız, komşunuz, çocuğunuzun öğretmeni oluyor. Onlar o salonu doldurduğunda, salonun fiziki eksiklikleri, kulisin soğukluğu birden yok oluyor. Koltuklardan yükselen o sıcak alkış, tüm imkansızlıkları unutturuyor.

Molière, Cimri oyununda "İnsan yemek yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemeli" der. Biz de tiyatrocular olarak lüks salonlar, büyük bütçeler için yapmıyoruz bu işi; sadece o sahnede nefes alabilmek, o tek salonda ilçemizin insanıyla buluşabilmek için yaşıyoruz.

Evet, küçük bir semtte tiyatro yapmak zor. İki kat daha fazla terlemek, her şeyi kendi omzunda taşımak demek. Ama o perde açılıp, o tek salondaki tüm koltukların dolu olduğunu gördüğümüz an, Babayâni Tiyatrosu olarak biliyoruz ki: Tiyatro saraylarda değil, insan odaklı her yerdedir. Ve biz, o küçük semtin büyük yürekli seyircisiyle tarih yazmaya devam edeceğiz.

Perdemiz hiç kapanmasın...